8 Aralık 2016 Perşembe

İmge Nedir

Şiir, insanlığın başlangıcı ile yaşıttır. Daha doğrusu bunu şöyle ifade etmeliyiz: İnsan, kendi varlığından haberdar olduğu; düşünen, bilmeye ve öğrenmeye çalışan bir varlık olduğunu kavradığından bu yana, tabi ki temelde sanat içtepisi insanla birlikte yolculuğuna başlamıştır. 
  
İnsan, gündelik yaşamda karşılaştığı, etkileşim içine girdiği her varlık/nesne ile bağdaşık (Homojen) bir ilişki kurmuştur. Dolayısıyla, karşılaştığı her varlık/nesneyi dizgesel (sistemli) bir halde zihninde bütünleyebilmek ve zihinsel sürecine yerleştirebilmek için insan dışındaki varlıkların yaptıkları ses iletişimi dışında kendisine yeni bir iletişim aracı oluşturma gereksinimi duymuştur. İşte bu süreçte, insanlık tarihine "Dil" kavramı eklenmiştir diyebiliriz.

Bu noktada, insanın var olduğu/ayak bastığı her coğrafyada, o coğrafyanın iklimi, bitki örtüsü, doğal yaşamı, canlılık türü, yaşam alanları vb. koşullarına göre ortaya çıkan dil aileleri de elbette ayrımlar göstermiştir. 

Burada diyebiliriz ki, her dile ait sözcükler ve o sözcüklerin oluşturduğu etki, her toplum ya da toplulukta ve hatta ayrı ayrı her bireyde özdeş olmayabilir. Bununla ne demek istiyoruz: 

Elbise sözcüğünün zihnimizde uyandırdığı kavram, bir ya da birden çok tür kumaştan oluşturulan, kol, boyun,beden kesimi insana özgü her türlü giyecektir. Peki yalnızca böyledir diyebilir miyiz? Bu ifade, belki elbise için bir tanım içeriğinde olabilir pekala; ancak hangi elbise türünün, hangi ülkede giyildiğinin, hangi elbiseyi kimin sevdiğinin ve kimin sevmediğinin bir önemi yok mudur bu noktada? 

Amacımız burada, bir sözcüğün tanımını yapmak elbette değil. Amacımız, sözcüğün, kişinin bellek (zihin) dünyasında onu nerelere götürdüğünü, kişinin o sözcük ile ne gibi ilişkiler kurabildiğini görmek isteğidir. 

Bugün, elbise sözcüğünün kendisine neyi ifade ettiğini, İstanbul'un ortasında, özel şirkette çalışan bir kadına soracak olsak, büyük olasılıkla alacağımız yanıt, bir döpiyes, bir tuvalet, etek, bluz ve bunun gibi modern yaşama özgü giysi tasarımlarını bize sıralamak olacaktır. Kent merkezinden biraz uzaklaşıp kırsal kesime, köye inip burada çiftçilik ya da hayvancılık yapan bir kadına yine elbise sözcüğünün ona neyi ifade ettiğini soracak olsak, o bize, fistan, entari gibi Anadolu kırsal kesimine özgü kadın giyeceklerini belirtecektir. Bunun daha ötesini düşünmek gerekirse, örneğin Anadolu'dan çıkıp Asya'ya doğru baktığımızda, geleneklere bağlı bir Japon kadın için kimono, bir Hint kadını için saree ona elbise sözcüğünün ifade ettiği, çağrıştırdığı kavram olacaktır. 

Bunca uzun örnekle sözü buraya getirmemizin nedeni işte bu çağrışım sözcüğünde gizlidir. Sözlükte bir ruhbilim maddesi olarak nitelenen çağrışım sözcüğü söyle tanımlanıyor: 


"Bir düşüncenin, davranışın, olayın ya da görüntünün, bir başkasını anımsatması." ve

"Davranışlar, düşünüler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girince ötekini de bilince çekmesi olayı, °tedai:" ¹
Demek ki zihnimize bir görüntü, bir düşünce ya da bir kavram aldığımızda, bu görüntü, düşünce ya da kavram kendisiyle ilintili başka başka kavram, görüntü ya da düşünceleri çağıracaktır. Yeni çağrılan kavram, görüntü ya da düşünceler de kendileriyle ilintili başka başka kavram, görüntü ve düşünceleri çağıracak ve biz düşünmeyi ve düşlemeyi sürdürdüğümüz sürece bu durum da böyle sürüp gidecektir. 

Yazımızın başlığı "İmge nedir?", ancak ben imge sözcüğünü henüz kullanıyorum. 

Başından beri hangi kavramlardan söz ettiğimize bir bakalım: 
  • İnsan
  • Dil
  • Sanat
  • Şiir
  • Varlık/nesne
  • Sözcük
  • Çağrışım
İşte sözünü ettiğimiz tüm bu kavramlar önce şiirin ve sonra elbette imgenin dünyasında sonsuz yer kaplayan kavramlardır. 

İmge, sözlükte şiire en yakın tanımını buraya alırsak, "Özellikle şiirde söylenmek isteneni benzerlik ve anıştırmayla çarpıcı anlatma, °imaj" ve yine sözlükteki ruhbilim terimi olarak alınan tanıma bakarsak da "Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, °hayal, °imaj."² olarak tanımlanıyor. Görüyoruz ki imge, nesnel gerçekliği kavrayarak bu gerçekliği düşünce dünyasında -yani bellekte- yoğurmak ve o gerçekliğe kendi düş dünyamıza göre kattığımız yorumun bir sonucu oluyor. 

İmgenin temel bir tanımı ve mekanizmasını Şiir ve Gerçeklik adlı yapıtında Özdemir İnce şöyle anlatıyor: 

"Sözcükler, belirtiyorlar; adlandırıyorlar. Ama sözcüklerin belirtme ve adlandırma güçleri, nesnel gerçekleri duygu, düşünce ve heyecanlarımızı karşılayacak, taşıyacak kapsam ve güçte olamazlar her zaman, eksik kalabilirler. Ara ve artı anlamlar vardır. Sözcüklerin karşılıklı etkileşiminden doğan yeni anlamlar, erden anlamlar, karanlıktan gelen, karanlığa oturan anlamlar vardır. Ve bunları karşılamaya sözcüklerin anlamları yeterli değildir; başka bir nesnenin özelliklerinden yararlanarak, bu nesnenin özelliklerini ilgilendiğimiz nesneye taşıyarak ve yaklaşık olarak tanımlayabiliriz bunları; başka bir deyişle: A'nın özellik ya da özelliklerini B'ye çağırarak. İşte bu çağırdığımız şeye imge diyebiliriz. Artık şiirimizde birer kalıp imgeye, birer simgeye dönüşmüş olmalarına karşın 'fidan boylu sevgili' ve 'servi salınışlı güzel'i yaptığımız işe örnek gösterebiliriz. Böyle, tamlamaya başvurmadan, sözcükleri yan yana koyarak da sağlayabiliriz bu sonucu: 'Servi sevgilim' ya da 'Sevgilim, servi' gibi. ...Bu örnekten de anlaşılacağı gibi; servi'ye ait olan salınma, sallanma ve narinlik özelliklerini sevgili'ye taşıyıp başka bir şey çağırıyoruz. Çağırdığımız şey, 'sevgili' ile örtüşüyor ve bir imge oluşturuyor. İmgenin mekanizması en basit düzeyde işte böyle çalışıyor."³
 İmge, şiirin olmazsa olmazıdır. Bir şiirin derinliği ve güçlülüğü, o şiirin imge örüntüsünün güçlülüğü ile koşuttur. Bu da ozanın imge dünyasının sığlığına ya da derinliğine götürür bizi. 

Bir ozanın imge dünyası olmakla birlikte bir de o ozanın içinde yaşadığı ülkenin imge dünyası vardır. Yani, öncelikli olarak, bir birey olan ozanın (Şair) doğup büyüdüğü çevre (Kent, köy), yetiştiği aile, gittiği okul/okullar, yaşamına giren insanlar ve daha birçok bireysel etken ile kuşanmışlık durumu vardır. Dolaysıyla, ozanın kendisine ait bir kültür birikimi ve dünyası oluşmuştur. Ozan da, şiirlerini, yetiştiği, yoğrulduğu bu etkenlere göre biçimlendirir. Örneğin, uzun yıllarını öğretmenlik ve eğitim yaşamı ile geçiren Cahit Külebi ayrıca Anadolu'yu da kent kent gezmiş bir ozanımızdır. Bu nedenle birçok şiirini, çocuk ve Anadolu imgeleri ile örmüştür. Örnek olarak "Hikâye" adlı ünlü şiirine bakalım:
"Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
 
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!
 
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!
 
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
 
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
 
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!"
Anlam ve işleniş açısından oldukça açık ve anlaşılır olan bu şiiri ilk okuduğumuzda bile bir toprak, ülke özlemi ve sevgisi karşılıyor bizi. Öyle ki, ozan burada, bu özlemi bir bebek sıcaklığı, temizliği ve güzelliği ile bağdaştırarak bize yepyeni bir çağrışım sunuyor. Ülke, Anadolu, bebek, çocuk... Bir bebek denli saf, temiz, aydınlık olan Anadolu, bir yandan da bu topraklarda büyüyecek, yetişecek olan bebeğe derinden bir çağrı var bu şiirde. Bu sözünü ettiklerimiz, şiirin bütününe baktığımızda görebileceğimiz temel bir imge uyandırıyor belleğimizde. Şiirdeki imgeleri bir de dizeler içinde görmek istersek, çok daha farklı boyutlara ulaşabiliriz:


"Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!
"
Bu dört dize, her biri, birbiriyle ilintili olarak öylesine bağdaşıyor ki, karşımıza yine harika bir imge çıkıyor. Ozan, yaşadığı köylerde, buğday tarlarının yoksunluğundan söz ediyor. Buğday tarlaları, sapsarı, ışıl ışıl ve alabildiğine uzanan buğday bitkilerinden oluşur ve buğday, bize temel besinlerimizden ekmeği verir. Bu yüzden yaşamsal bir değeri vardır kültürümüzde. Sonraki dizelerde ozan bu yoksunluğu, şiirdeki diğer temamız olan bebeğin saçları ile bağdaştırıyor. Ondan, kendi ışıl ışıl, sapsarı saçlarını dağıtıp savurmasını, tıpkı bir buğday tarlası gibi saçlarının salınmasını görmek istiyor. 

Harika bir imgelem ve bu imgelemin şiirdeki yeri de bir o denli ustaca. 

Ozanın imge dünyası yanında, bir ülkenin imge dünyası ve tüm bunları kapsayan bir de evrensel imge dünyası vardır. 

Bir ülkenin imge dünyası da, o ülkede yaşayan tüm insanların ortak değerlerini, ulusal birlikteliklerini temel alan ve buna göre o ülkede yaşayan tüm ozanların şiirlerine etken olan yaşanmışlıklar ve değerlerin yansıması olur. O ülkenin yaşadığı savaşlar, yoksulluk varsıllık durumu, ülkenin doğası ve bunun gibi daha birçok etmen o ülkenin ozanlarının dünyasında ortak imgeler doğurur. Ancak elbette bu imgeleri her biri kendi iç dünyasına ve dünya görüşüne göre yansıtır. Bunlara örnek olarak ülkemizden Kurtuluş Savaşı gibi hepimizin yazgısına yön veren bir olguyu verebiliriz. 

Ozanın imge dünyası ve ulusal bir imge dünyasından söz ettik. İşte tüm bunları kapsayan bir imge dünyası daha vardır ki o da yeryüzündeki tüm ozanların imge dünyasını kapsayan evrensel imgedir. Evrensel imge, tarih boyunca insanı süzgecinden geçirmiş, insan ile ilgili olan her şeydir. Savaş, barış, kardeşlik, insanlık, doğa sevgisi, toprak sevgisi, kadın özgürleşmesi, çocuk, gelecek... Tüm bunlar, dünya ozanları için ortak çağrışım oluşturan evrensel imgelerdir diyebiliriz.

İmge konusunda yararlı olduğunu düşündüğümüz, EBA tarafından hazırlanan kısa bir videoyu burada paylaşmak istedik:




Kaynaklar:

  1.  Dil Derneği Türkçe Sözlük
  2.  Dil Derneği Türkçe Sözlük
  3.  İnce, Özdemir, Şiir ve Gerçeklik, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ekim 2001
  4.  Külebi, Cahit, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 2006
  5.  A.g.y.






Çağdaş Türk Şiirinde İmge

Bu bölümde, çağdaş lirik şiirimizden seçeceğimiz şiirlerde -ya da şiirlerin kimi dizelerinde- ozanın kullandığı imgeleri yakalamaya ve bunları çözümlemeye ve betimlemeye çalışacağız. Bunu yaparken, her şiir ya da dize içindeki birtakım farklı renkteki sözcükler de bizi kimi tanımlaragörüntülerefotoğraflara ya da videolara götürecek. Siz de, size en yakın/sizin en sevdiğiniz imgeyi ve onun sizi nereye götüreceğini seçebilirsiniz, bu imge üzerinde düşünebilirsiniz.
























Nazım'ın "Kız Çocuğu" ve "Japon Balıkçısı" Şiiri Üzerine

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
                                                (1956) 

Vurucu, altüst edici ve yıkıcı bir şiir.  Bütünüyle imgesinde saklı bir yıkıcılık, darmadağın edicilik...

Atom bombasının ne olduğunu, nasıl bir zarar bıraktığını, nasıl yok ettiğini bilen insanlar, 1945 Japonya'sında yaşadılar. Önce üç yüz bin nüfuslu kentlerinde yüz kırk bin insan bir anda yok oldu, üç gün sonra da iki yüz kırk bin nüfuslu kentlerinde seksen bin insan... 

Ve bomba, yıllar boyu sürecek, kuşakların genlerine sinecek, kalıt olacak onulmaz etkiler bıraktı. Daha yüz binlerce insan, bombanın atıldığı günden sonra, onun kentlerinde, topraklarında, bedenlerinde bıraktığı etkiyle ölüme yürüdüler.

Kız Çocuğu... Hiroşima'da kullanılan atom bombasının ilkinin adı "Little Boy" yani "Küçük oğlan çocuğu". Yaramaz, saldırgan, yıkıcı, yok edici küçük oğlan çocuğu. İşte o yıkıcı, yok edici çocuk Hiroşima'yı yerle bir ettikten sonra, Hiroşima'ya eşinin ailesini aramaya giden ressam Toshi Maruki, gördüğü manzaradan sonra, tüm dünyaya bu felaketi, bu insandışılığı anlatmak için Hiroşima'yı 7 yaşında bir "Kız Çocuğu"nun Miy-Chan'ın ailesiyle birlikte yanışı ile betimledi. Maruki'ye göre, küçük erkek çocuğu aslında küçük kız kardeşini öldürmüştü. *




Nazım ise, o gün Hiroşima'da ya da Nagazaki'de olmayan hepimiz gibi, atom bombasının etkisine maruz kalmış bir insan değildi. Ancak Nazım'ı hepimizden ayıran bir yönü vardı: O, çağdaş bir lirik ve şiirini ulusallıktan evrenselliğe taşımış büyük bir ozandı. Vicdanı ve sağduyusu olan her insanın karşı olacağı, atom bombası gibi bir kitle imha silahına elbette karşıydı. Bunu dile getirebileceği, anlatabileceği biricik yol ise şiirdi ve O da "Kız Çocuğu"nu yazdı. Kız Çocuğu'nu yazmadan önce, Nazım da Miy-Chan'ı gazetelerdeki resimlerde gördü. Bu şiirinin bütününe egemen olan büyük imge de işte bu küçük kız çocuğu oldu.

Küçük kız çocuğunun, saçlarının tutuşması, gözlerinin yanması ve sonra bir anda kül oluvermesi, öyle öz, öyle duru ve çarpıcı bir biçimde verilmiştir ki, okuyan kişinin o anda yer zaman olgusundan çıkıp boyut değiştirip bir anda o kız çocuğu olmaması, onu yaşadıklarını duyumsamaması işten bile değildir.

Bu arada, yukarıda paylaştığımız görsel Toshi Maruki'nin Hiroşima'nın yıkılıcığını küçük kız çocuğu Miy-chan'ın diliyle anlattığı yapıtının kapağıdır. Hemen aşağıda ise, yine ressamın, eşi Iri ile birlikte Hiroşima adına yaptıkları yapıtlardan biri olan Fire II resmini görmektesiniz:



                   Kaynak: https://www.bu.edu *

Özellikle çağımızda, şiirin gücü, anlamı ve ozanın büyüklüğü işte bunca derin bir çağrışım ve duygulanım oluşturarak, bütün insanları bu büyük ve ortak değerde, "İnsanlık"ta buluşturabilmesinde yatıyor.

1950'deki Dünya Barış Konseyi'nin "Hidrojen bombası" denemelerinin ve üretiminin yasaklanmasına ilişkin yaptığı Stockholm Çağrısı'na hiç aldırış etmeyen ABD, 1952 yılında Eniwetok Atoll bölgesinde, 1954 ise Japonya yakınındaki Bikini adasında hidrojen bombası denedi. ¹
"1946-1958 arası ABD, Bikini Adaları’nda 67 kez nükleer deneme yaptı.²

Bundan sonrasını Asım Bezirci'nin anlatımına bırakalım:

"Bombanın patlamasından oluşan zehirli gazlar çevreye yayılır. Bulutlar halinde uzaklara gider. Onların etkisi altında kalan kimi Japon balıkçıları hastalanır. Zehirlenmiş balıkları yiyen ölür. 'Japon Balıkçısı' şiirinde Nazım Hikmet bu olayla birlikte atom denemelerinin ölümcül sonuçlarına parmak basar:

(...)Balık tuttuk yiyen ölür,  
birden değil, ağır ağır, 
 etleri çürür, dağılır. 
 Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür. 
Tuzla, güneşle yıkanan  
 bu vefalı, bu çalışkan  
elimize değen ölür. 
 Birden değil, ağır ağır,  
etleri çürür, dağılır.  
Elimize değen ölür... (..) " ³
Bu şiir, birçok müzisyen ve grupça da bestelenmiş ve söylenmiştir. Bunlardan birisi de Ezginin Günlüğü'nün bestesidir. Bu besteyi paylaşarak yazıyı sonlandırmak istiyoruz:



KAYNAKLAR:


  1. Bezirci, Asım, Nâzım Hikmet -yaşamı, şairliği, eserleri, sanatı-, Evrensel Basım Yayın, 1994
  2. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/gunduz-vassaf/bikini-bombalari-1145623/
  3. Bezirci, Asım, Nâzım Hikmet -yaşamı, şairliği, eserleri, sanatı-, Evrensel Basım Yayın, 1994

Bir "Garip" Üçlü...

Çağdaş Türk şiiri, cumhuriyetin kuruluşundan sonra, bambaşka bir akıma girdi. Gerçi çok daha öncesinde, Nazım ile, şiirde dünyayı yakalama çabaları başlamış, Mayakovski, Poe, Rimbaud, Lautréamont gibi ozanların yeni şiirde açtıkları yola Türk şiiri de yavaş yavaş girmeye başlamıştı. 

Ancak, belki de birkaç ozan, dönemin bütün ozanlarını etkilemeyi başaramadı ve şiirde ölçü ve kalıptan sıyrılıp şiiri özgürlüğe (Özgür koşuk) kavuşturma uğraşına Nazım dışında kimse girme uğraşına girmedi. Servet-i Fünûn'dan sonra, Fecr-i Aticiler, Beş Hececiler gibi birçok ozan topluluğu şiirde öncelikle biçimci bir  anlayışın var olması gerektiğini savundu.

Dediğimiz gibi, Nazım Hikmet, bu dönemde, bu topluluklardan ayrılan başlıca ozandır ve şiirimizde "Özgür koşuk"un da kurucusu sayılır. 

Cumhuriyet rüzgarı esmeye başlayıp araya büyük bir dünya savaşı girdiği yıllarda, üç ozan, birden sahneye çıktı ve şiirden ölçü, uyak, redif gibi kalıp yapıların toptan atılıp şiirin dilinin de günlük dile, sokakta, kahvede, evde, sinemada konuşulan, canlı olan, halka yakın olan dile olabildiğince yaklaşması gerektiğini savundular. 

Kimdi bu cesur üçlü: Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat Horozcu.

Garip'i kurdukları yıllarda, gerçekten de dedikleri gibi şiirden ölçüyü, uyağı,redif yani şiiri bir kaba sokmaya çalışan her tür aracı şiirlerinde uzaklaştırdılar  ve eski şiirin o "Ağdalı" olarak belirttikleri ağır, ahenkli dilinden de kurtulup dizelerin olabildiğince yalınlaştırdılar. 

Burada hemen şunu söyleyelim ki, imge de Garipçiler için işi iyice karıştırmaktan, şiiri anlaşılmaz kılmaktan öteye gitmez. Çünkü imgeyi, söz sanatları yaratır. Söz sanatlarıyla oluşturulmuş ve dil olarak da halkça anlaşılmaz olabilecek bir şiir, Garipçilerce kabul edilemez. 

Garip için konuşulacak, anlatılacak onca şey var ki burada bu küçük yazıda bunların hepsine değinmek elbette olası değil; ancak şunu belirtmek gerekir: Şiir için düşündükleri, düşledikleri çok büyük erdemlerdir. Bu yüzden -Orhan Veli'yi bilemesek de- Melih Cevdet ve Oktay Rifat için sonraki ozanlık yılları elbette gerçek bir ozanda olacağı gibi her zaman bir arayış içinde olmuş, doğrudan Garip'in getirdiği anlayışla şiir yazmayı bırakıp yeni sulara, okyanuslara yelken açmış şiir çıtalarını her gün yükseltmişlerdir. 

Garip ise, bu ülke şiirine kesin ve hakkı iade edilmesi gereken bir devrim getirmiştir. Elbette söz sanatları olmadan dahası "İmge" kurulmadan şiirden söz edemeyiz -Kaldı ki incelendiği durumda, Garip şiirlerinin de asla imgeden yoksun olduğu söylenemez-; ancak Garip şiiri bu boyutta değerlendirilmeden önce çok başka alanlarda değerlendirilmelidir. Gerçekten şiiri yalın yurttaşa yaklaştırmış ve serbest şiiri Türkiye'de kanıksatan ve gelecek kuşaklara bu anlayışta yol açan anlayış olmuştur.

Garip şiirinden örnekler:


Kumrulu Şiir


Duyduğum yoktu ne vakittir
Güvercin sesi, kumru sesi, pencerede;
İçime gene
Yolculuk mu düştü, nedir?
Nedir bu yosun kokusu,
Martıların gürültüsü havalarda;
Nedir?
Yolculuk olmalı, yolculuk.
Orhan Veli Kanık


Gölgem

Bıktım usandım sürüklemekten onu,
Senelerdir, ayaklarımın ucunda;
Bu dünyada biraz da yaşayalım,
O tek başına,
Ben tek başıma.
Orhan Veli Kanık

Alışamadım 
Bu dünya ne tuhaf 
Alışamadım bir türlü denize, 
Beş kıtaya, insan sesine. 
Her gün yeniden düşünüyorum hepsini. 
Alışamadım desem doğrudur 
Ellerime. 
Melih Cevdet ANDAY

Melih Cevdet'in bu Garip anlayışındaki şiirine karşılık, sonraki dönemlerinde yazdığı bir şiirini de burada paylaşmalıyız:

"Kara gemi Okeanos ırmağının  
Akıntısından kurtulup tanrısal 
Denizde Ayaye adasına varınca 
Onu kumsala çektik ve uykuya 
Dalarak tanrısal şafağı bekledik. 
Sabah sisi içinde doğan 
Gül parmaklı şafak 
Elpenor'un yüzüstü yatan ölüsünü 
Bulmuştu ilk önce kıyıda. 
Martı  leşleri ve deniz kabukları arasına 
Törenle gömdük onu kederli 
Gönülle ve yanık yüzlü şaraptan 
İçerek dinledik Kirke'yi. "

Kolları Bağlı Odysseus'tan


Ve Oktay Rifat'ı da Garip ve sonrasında yazdığı ve her ikisinde de kedi imgesini 
kullandığı iki şiiri ile anıyoruz:

Kedi

Hısım akraba karşıda
Gece yatısına gitse ya
Gidemiyor
Konu komşuya bile zor
Kedisi var
Kediye bakıyor

Oktay Rifat HOROZCU



Sokakta

Kedi gözü gibi incelmiş sokakta,
Omzumda kaygan urganı yağmurun,
Eski bir ölü çekiyorum yedekte.

Görüntümün ekseninde dönüyorum
Bir kapı açıyorum kendime benzer
Bir gözüm uyudu, bir gözüm ayakta.

Gece akrep gibi iniyor duvardan.


Oktay Rifat HOROZCU

Garip Sonrasından Örnek Dizeler

Bu bölümde, Garip sonrası şiirimizde, kendi tarzını yakalamış büyük ozanlarımızdan, İkinci Yeni ile şiirimize damga vurmuş ozanlarımızda dize dize, ancak büyük imgeler yarattığını düşündümüz örnekler vermek istiyoruz:


Attilâ İlhan şiirinden:

"(...)
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm"

(Pia)


"elinin arkasında güneş duruyordu 
aylardan kasımdı üşüyorduk 
ağacın biri bulvarda ölüyordu 
şehrin camları kaygısız gülüyordu 
her köşe başında öpüşüyorduk 
(..)"

(Sisler Bulvarı)


Cemal Süreya şiirinden:

"(...)
Ovadan
gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan
çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Taşarak evlerden taraçalardan
gelip sesime yerleşiyor.

Sesimin esnek baldıranı
sesimin alaca baldıranı.
(..)"

(Beni Öp Sonra Doğur Beni)

"(...)
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında

                           Afrika dahil
(..)"

(Üverinka)

Edip Cansever şiirinden:

"
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. 
(..)"

(Yerçekimli Karanfil)

Ahmed Arif şiirinden:

" (...)

Canımın gizlisinde bir can idin ki
Kan değil sevdamız akardı geceye,
Sıktıkça cellad,
Kemendi...

Duymak,
Gözlerinde duymak üç - ağaçları
Susmak,
Gözlerinde susmak,
Ustura gibi... Gözlerin hani?"

(Unutamadığım)


Özdemir İnce şiirinden:

ateş bilgisi

Çok eski bir gelenektir bizde
ateşe bakıp geleceği okumak,
varsa bir yaşanmış geçmişin.

Ateş ıslık çalarsa
uzaktan yolcun gelecektir.
Geceleyin ıslık çalmasın ateşin,
iyi değildir.

Kutlu ateş, çakmaktaşından
sağılıp gelen kutlu ateş
kir tutmaz paslanmaz ateş
gel, okşa boynumu ve omuzlarımı
eriyen rüzgârınla.