30 Kasım 2016 Çarşamba

Yûnus Emre'den İki Dize ve Yûnus'ta İmge

Çözümlemelerimize, tasavvuf şiirimizin önde gelen ozanlarından Yunus Emre'nin şu iki dizesi ile başlayalım:

"Yeşil ton geydi ağaçlar pervâz urup uçar kuşlar
Nefesin canlar bağışlar söyle bülbülcüğüm söyle."

Tasavvuf şiirinde, ağır bir dil, halkın anlayamayacağı yüksek sınıfın kullandığı Arapça, Farsça sözcüklerle bezenmiş bir anlatım görmeyiz; çünkü tasavvuf ozanı aynı zamanda bir dervişdir, gezgindir (Seyyah). Müridi olduğu dergahtaki şeyhinden, hocasından el aldığı andan sonra artık onun kendi iç ve dış dünyası başlar. Böylece yaşadığı toprakları karış karış gezmeye koyulur. Asıl amacı iç dünyasında "Tanrı"ya ulaşmak, onu yaşamak, içselleştirmektir. Dünyalık amacı ise, vardığı her yerde, her noktada insanlara doğru yolu, iyiliği, insanlığı, temizliği ve doğru inancı anlatabilmek, gösterebilmektir. İşte özellikle de bu nedenle, doğrudan halkın konuştuğu, anladığı dil ile yazmışlardır şiirlerini. 

Yunus'un "Bülbül" temasından yola çıktığı şiirin okuduğumuz bu iki dizesinde de, "Ağaçların yeşil ton (elbise,giysi) giymesi"nden, "Kuşların kanat açıp uçması"ndan söz edilmiş. 

Ağaçların giydiği yeşil giysi, zihnimizde, ağaçların yeşillendiğini, dolayısıyla, kıştan bahara geçildiği imgesini canlandırıyor. Kışın yaprakları dökülmüş, çıplak dalları görünen ağaçlar, baharın gelmesiyle birlikte yapraklanıyor, canlanıyorlar. 



Baharın gelmesiyle ağaçlardan ağaçlara kanat açıp uçuşan kuşların kanat sesleri, cıvıltıları da zihnimizde hem ses duyumuza; hem de onların bir daldan bir dala geçişini izlemek, sürüler oluşturup dans etmelerini izlemek de görme duyumuza etki eden bir imge olarak yer bulmakta. 




Ancak, burada dizelerdeki imgeleri belirtirken, nesnelerin ya da varlıkların giydiği "ton"un tasavvuftaki yerini de atlamamamız gerekir; çünkü tasavvufta ton (don) giymek,varlıkların biçim değiştirmesi, doğanın, dünyanın, insanın geçirdiği değişimi vurgulayan önemli bir anlatımdır. Dizede renk verdiğimiz ton sözcüğüne tıklayarak, bu konuda Kevser Yeşiltaş'ın yazdığı derinlikli bir yazıya ulaşabilirsiniz.

Karacaoğlan'dan Bir Dörtlük ve Karacaoğlan İmgelemi

Karacaoğlan'ın sevgiliye duyduğu özlemi ve aşk acısını anlatan bir dörtlüğü burada paylaşalım:

"Sevdiğim arzımı demekçin sana
 Bülbül söylediği dil gerek bana
 Şu bağrım kül oldu hep yana yana
 Onu söndürmeğe sel gerek bana"

Karacaoğlan'ın halka yakın, halkın içinde bir aşk ozanı, bir güzelleme ozanı olduğunu bu coğrafyada şiirle ilgilenen herkes bilmektedir. 

Seçtiğimiz bu dörtlükte de görülüyor ki, ozan, sevdiği kadına sevgisini, derdini açabilmek, anlatabilmek için kendi dilinin yetmezliğinden dem vuruyor ve bu derdi sevgiliye anlatabilmek için içe işleyen, dinleyince bizi düşlere daldıran, içimizi mutlulukla dolduran bülbülün diline gereksinim duyduğunu belirtiyor. Söylenecek bu güzel sözlerin, sevgilisine olan aşkını betimleyebilecek sözlerin, ancak bir bülbülün sesiyle işlenmiş bir dil olabileceği zihinimizde canlanıyor. 

Sonraki iki dizede ise, ozanın aşkının, sevgisinin büyüklüğünü nasıl betimlediğini görüyoruz. Bu aşkı, dillere destan olan aşk öyküsü Kerem ile Aslı'daki, Kerem'in yanıp kül olması gibi bir durum ile anlatıyor bize Karacaoğlan. Buradaki bağrının yanıklığını, ateşini söndürebilecek bir şey varsa o da sel'dir diyor. Burada bu anlatım için abartı sanatı (Mübalağa) kullanılıyor ve bu yolla oluşturulan anlatımda, zihnimizde dokunma duyumuza seslenen bir imge ile karşılıyoruz. Yanma hissi ve onun nasıl soğutulabileceği, sönebileceği...



1 Kasım 2016 Salı

Fuzuli'nin Bir Gazeline İmgesel Bakış



Fuzuli'de seçtiğimiz örnek, aşk acısı izleğini seçtiği gazellerinden birisi olan "Yâ Rab" redifli şiiri:

Benim tek hiç kim zâr ü perişân olmasun yâ Rab
Esir-i derd-i aşk u dâğhicrân olmasun yâ Rab

Demâdem cevrlerdir çekdiğüm bi-rahm bütlerden
Bu kâfirler esiri bir müselman olmasun yâ Rab

Görüb endişe-i katlimde ol mâhı budur derdim
Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasun yâ Rab

Çıharmak itseler tenden çeküb peykânın ol servin
Çıhan olsun dil-i mecrûh peykân olmasun yâ Rab

Cefa vü cevr ile mu'tâdem anlarsız n'olur hâlüm
Cefâsına had ü cevrine pâyân olmasun yâ Rab

Demen kim 'adli yoh yâ zulmi çoh her hâl ile olsa
Gönül tahtına andan gayrı sultân olmasun yâ Rab

Fuzûlî buldu genc-i 'afiyet meyhâne küncünde
Mübârek mülkdür ol mülk vîrân olmasun yâ Rab


Fuzuli 16. yüzyılda yaşamış, Azeri yazını ile yetişip bütün bir Türk yazınına etki eden, divan şiirinin de yükselme dönemine katkısını sonsuz değerde sunan en önde gelen ozanlardan birisidir.

Fuzuli, büyük fen matematik öğrenimleri görmemiş, çok gezen bir kişi olmamasına karşın, ileri derecede coğrafya bilgisi ve tıp, matematik, kimya bilgisine sahip bir ozandır. Felsefe konusunda yapıtlarına da büyük ölçüde etki eden derin birikime sahiptir. Özellikle Platon (Eflatun) şiirlerine etki eden önemli düşünürlerden birisidir.

Dolayısıyla Fuzuli'nin yapıtlarında, aşkın, aşk acısının büyük bir sanat dehasıyla işlemesinin yanında, bu işlenişi diğer birçok yapıtında da derin tasavvufi, felsefi ve bilimsel derinlik izler.

Fuzuli'den seçtiğimiz yukarıdaki gazel, "Aşk acısı" izleği (Tema) ile kaleme alınmıştır. Gazel, Fuzuli için yukarıda söylediğimiz açılardan bakıldığında görülecektir ki, derinlikli bir tasavvufi düşünüşe sahiptir. Bu düşünceyi şiirin geneli desteklemekle birlikte, özellikle büt (put), peykân, meyhane kavamlarının yer aldığı beyitlerde tasavvuf düşüncesinin ağırlığını rahatlıkla görebiliyoruz.




Büt (put), İslam'da yasaklanmış bir nesnedir. Bilinir ki İslam peygamberi, Mekke'yi aldığı zaman, Kâbe içindeki tüm putları kendi eliyle parçalamıştır.
Ancak bu durum, divan şiirinde, tam tersi bir açıdan yaklaşılarak işlenir. Divan şiirinde, aşık olunan, hayranlık duyulan varlık yani sevgili birçok varlık ile eşleştirilir, birçok varlığa benzetilir. Bunlar içinde, hem tasavvufa en çok yaklaşan, hem de sevgiliye olan aşkın "Tapınma" boyutunu en iyi anlatan örnek ise büt yani "Put"tur. Az önce de belirttiğimiz gibi, divan şiirinde, şiir tasavvufi bir açıdan ele alınıyorsa, buradaki en önemli nokta, vurgulanacak temel varlık da sevgili yani "Tanrı"dır. O sevgilinin güzelliğini anlatabilmenin sanatsal ve ozansı yanlarından birisi de -elbette burada tezat sanatının da etkisi çok büyüktür- onu değil yeryüzündeki, evrendeki her varlıktan daha güzel görünen/duyumsanan bir "Büt" betimlemesiyle sunmaktır.

Fuzuli'nin ele aldığımız gazelinde ise "bi-rahm bütler" yani "merhametsiz putlar"dan çektiği eziyet, acı dile getirilmiş ve süregelen dizede de bu putlara esir olacak, daha doğrusu onların güzelliğine esir olacak- kişinin bir Müslüman olmamasını diliyor. Dizede geçen kafir sözcüğü divan şiirinde "küfre düşen" dolayısıyla karanlığa düşen kişi anlamında kullanıldığından, yine yazınsal olarak bu sözcük kara kavramıyla sevgilinin kara saçlarını karşılamaktadır. Sevgiliye aşık olan kişi, onun kapkara saçları içinde kaybolmuş ve ondan başka her şeyi unutmuş kişidir. Dolayısıyla bu küfre düşebilecek kişi de bir müslüman olamaz.

Not: Divan yazınında "Büt" kavramıyla ilgili olarak, gazel üzerinde büt kavramına tıklarsanız, bu konuda Şahamettin Kuzucular'ın kaleme aldığı makaleyi okuyabilirsiniz.

Peykân yani "Ok ucu", divan şiirinde, sevgilinin bakışları, özellikle de kirpikleri ile özdeşleştirilen çok önemli kavramlardan birisidir. Sevgilinin bakışları, aşık olan kişinin kalbine, göğsüne, gönlüne saplanıp kalan ok ucu derin bir aşk yarası açar.
Fuzuli'nin bu gazelinde peykânın açmış olduğu yara, çok derin bir imgeyle daha pekiştirilmiştir. Ozan burada Tanrı'dan, bu ok ucunun göğsünden çıkarılmasındansa, göğsünün, canının, gönlünün yerinden çıkarılmasını diler. Yani kendisini sevgiliye aşık eden, "Meftun" eden bakışların, kirpiklerin alınmasını değil, gerekirse canının o ok ucuyla birlikte alınmasını ister. İşte burada, tasavvuf anlayışındaki bir derinliği yakalarız: Aşk acısı, gönül yarası, kişiyi "Sevgili"ye ulaştıracak biricik yoldur. Bu yolda kişi kimi zaman yaralarıyla boğuşur, kimi zaman odlar (Ateşler) içinde yanar. Ancak böyle böyle pişer, olgunlaşır ve "Kâmil insan" düzeyine ulaşabilir. Böylece bir gün, sevgiliye -Tanrı'ya- kavuşabilecektir.

Bu beyitte, peykânın (Ok ucunun) sevgilinin kirpiğine benzetildiği bir açık eğretileme ile yine seviglinin, uzun boylu güzel serviye benzetildiği bir imgelem düzeni görüyoruz.

Not: "Bunların yanında ağacın dik ve düzgün biçimi doğruluğun, dürüstlüğün; rüzgârda savrulmayan sağlam yapısı ise sabrın sembolüdür. Servi ağacı uzun yıllar boyu gelişirken köklerine yakın olan yaprak ve dalları dökmekte, böylece ağacın yeşil kısmı giderek yerden yükselmektedir.

Tasavvufta servinin bu hâli, dünyadan el “etek” çekmeye benzetilmektedir." *

Fuzuli, gazelin son beytinde  (Mahlas beyti) de meyhane köşesinde, rahatlık,huzur hazinesi (genc-i afiyet) bulduğunu belirtiyor. Bu yüzden, bu meyhanenin kutlu (mübarek) bir yapı olduğunu söylüyor ve Tanrı'dan onu korumasını diliyor. Biz burada yine, İslamlık ile onun yasaklarından olan içki, meyhane gibi kavramların zıtlığının yan yana getirilişini görüyoruz ki tasavvufta içilen "mey"in (içki), şarabın, kişiyi sevgiliye ulaştıran aşk şarabı olduğunu ve bunların içildiği yer olan meyhanenin de dergah ile özdeşleştirilerek kutlu bir yer olarak dönüştürüldüğünü görmekteyiz.


Son olarak eklemek gerekirse, Fuzuli'nin bu gazelinde, kişinin çektiği aşk acısını ve sevgiliye olan tutkusunu divan şiirinin kalıp imgeleriyle büyük bir ustalıkla betimlediğini ve tasavvufi bir derinlikte kullanıldığını görmekteyiz.