Fuzuli'de seçtiğimiz örnek, aşk acısı izleğini seçtiği
gazellerinden birisi olan "Yâ Rab" redifli şiiri:
Benim tek hiç kim zâr ü perişân olmasun yâ Rab
Esir-i derd-i aşk u dâğ-ı hicrân olmasun yâ Rab
Bu kâfirler esiri bir müselman olmasun yâ Rab
Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasun yâ Rab
Çıharmak itseler tenden çeküb peykânın ol servin
Çıhan olsun dil-i mecrûh peykân olmasun yâ Rab
Cefa vü cevr ile mu'tâdem anlarsız n'olur hâlüm
Cefâsına had ü cevrine pâyân olmasun yâ Rab
Demen kim 'adli yoh yâ zulmi çoh her hâl ile olsa
Gönül tahtına andan gayrı sultân olmasun yâ Rab
Fuzûlî buldu genc-i 'afiyet meyhâne küncünde
Fuzuli 16. yüzyılda yaşamış, Azeri yazını ile yetişip bütün
bir Türk yazınına etki eden, divan şiirinin de yükselme dönemine katkısını
sonsuz değerde sunan en önde gelen ozanlardan birisidir.
Fuzuli, büyük fen matematik öğrenimleri görmemiş, çok gezen
bir kişi olmamasına karşın, ileri derecede coğrafya bilgisi ve tıp, matematik,
kimya bilgisine sahip bir ozandır. Felsefe konusunda yapıtlarına da büyük
ölçüde etki eden derin birikime sahiptir. Özellikle Platon (Eflatun) şiirlerine
etki eden önemli düşünürlerden birisidir.
Dolayısıyla Fuzuli'nin yapıtlarında, aşkın, aşk acısının
büyük bir sanat dehasıyla işlemesinin yanında, bu işlenişi diğer birçok
yapıtında da derin tasavvufi, felsefi ve bilimsel derinlik izler.
Fuzuli'den seçtiğimiz yukarıdaki gazel, "Aşk
acısı" izleği (Tema) ile kaleme alınmıştır. Gazel, Fuzuli için yukarıda
söylediğimiz açılardan bakıldığında görülecektir ki, derinlikli bir tasavvufi
düşünüşe sahiptir. Bu düşünceyi şiirin geneli desteklemekle birlikte, özellikle
büt (put), peykân, meyhane kavamlarının yer aldığı beyitlerde tasavvuf
düşüncesinin ağırlığını rahatlıkla görebiliyoruz.
Büt (put), İslam'da yasaklanmış bir nesnedir. Bilinir ki
İslam peygamberi, Mekke'yi aldığı zaman, Kâbe içindeki tüm putları kendi eliyle
parçalamıştır.
Ancak bu durum, divan şiirinde, tam tersi bir açıdan
yaklaşılarak işlenir. Divan şiirinde, aşık olunan, hayranlık duyulan varlık
yani sevgili birçok varlık ile eşleştirilir, birçok varlığa benzetilir. Bunlar
içinde, hem tasavvufa en çok yaklaşan, hem de sevgiliye olan aşkın
"Tapınma" boyutunu en iyi anlatan örnek ise büt yani
"Put"tur. Az önce de belirttiğimiz gibi, divan şiirinde, şiir
tasavvufi bir açıdan ele alınıyorsa, buradaki en önemli nokta, vurgulanacak
temel varlık da sevgili yani "Tanrı"dır. O sevgilinin güzelliğini anlatabilmenin sanatsal ve ozansı yanlarından birisi de -elbette burada tezat
sanatının da etkisi çok büyüktür- onu değil yeryüzündeki, evrendeki her
varlıktan daha güzel görünen/duyumsanan bir "Büt" betimlemesiyle
sunmaktır.
Fuzuli'nin ele aldığımız gazelinde ise "bi-rahm
bütler" yani "merhametsiz putlar"dan çektiği eziyet, acı dile
getirilmiş ve süregelen dizede de bu putlara esir olacak, daha doğrusu onların
güzelliğine esir olacak- kişinin bir Müslüman olmamasını diliyor. Dizede geçen
kafir sözcüğü divan şiirinde "küfre düşen" dolayısıyla karanlığa
düşen kişi anlamında kullanıldığından, yine yazınsal olarak bu sözcük kara
kavramıyla sevgilinin kara saçlarını karşılamaktadır. Sevgiliye aşık olan kişi,
onun kapkara saçları içinde kaybolmuş ve ondan başka her şeyi unutmuş kişidir.
Dolayısıyla bu küfre düşebilecek kişi de bir müslüman olamaz.
Not: Divan yazınında "Büt" kavramıyla ilgili
olarak, gazel üzerinde büt kavramına tıklarsanız, bu konuda Şahamettin
Kuzucular'ın kaleme aldığı makaleyi okuyabilirsiniz.
Peykân yani "Ok ucu", divan şiirinde,
sevgilinin bakışları, özellikle de kirpikleri ile özdeşleştirilen çok önemli
kavramlardan birisidir. Sevgilinin bakışları, aşık olan kişinin kalbine,
göğsüne, gönlüne saplanıp kalan ok ucu derin bir aşk yarası açar.
Fuzuli'nin bu gazelinde peykânın açmış olduğu yara, çok
derin bir imgeyle daha pekiştirilmiştir. Ozan burada Tanrı'dan, bu ok ucunun
göğsünden çıkarılmasındansa, göğsünün, canının, gönlünün yerinden çıkarılmasını
diler. Yani kendisini sevgiliye aşık eden, "Meftun" eden bakışların,
kirpiklerin alınmasını değil, gerekirse canının o ok ucuyla birlikte alınmasını ister. İşte burada,
tasavvuf anlayışındaki bir derinliği yakalarız: Aşk acısı, gönül yarası,
kişiyi "Sevgili"ye ulaştıracak biricik yoldur. Bu yolda kişi kimi
zaman yaralarıyla boğuşur, kimi zaman odlar (Ateşler) içinde yanar. Ancak böyle
böyle pişer, olgunlaşır ve "Kâmil insan" düzeyine ulaşabilir. Böylece
bir gün, sevgiliye -Tanrı'ya- kavuşabilecektir.
Bu beyitte, peykânın (Ok ucunun) sevgilinin kirpiğine
benzetildiği bir açık eğretileme ile yine seviglinin, uzun boylu güzel serviye
benzetildiği bir imgelem düzeni görüyoruz.
Not: "Bunların yanında ağacın dik ve düzgün biçimi
doğruluğun, dürüstlüğün; rüzgârda savrulmayan sağlam yapısı ise sabrın
sembolüdür. Servi ağacı uzun yıllar boyu gelişirken köklerine yakın olan yaprak
ve dalları dökmekte, böylece ağacın yeşil kısmı giderek yerden yükselmektedir.
Tasavvufta servinin bu hâli, dünyadan el “etek” çekmeye
benzetilmektedir." *
Fuzuli, gazelin son beytinde
(Mahlas beyti) de meyhane köşesinde, rahatlık,huzur hazinesi (genc-i
afiyet) bulduğunu belirtiyor. Bu yüzden, bu meyhanenin kutlu (mübarek) bir yapı
olduğunu söylüyor ve Tanrı'dan onu korumasını diliyor. Biz burada yine,
İslamlık ile onun yasaklarından olan içki, meyhane gibi kavramların zıtlığının
yan yana getirilişini görüyoruz ki tasavvufta içilen "mey"in (içki),
şarabın, kişiyi sevgiliye ulaştıran aşk şarabı olduğunu ve bunların içildiği
yer olan meyhanenin de dergah ile özdeşleştirilerek kutlu bir yer olarak
dönüştürüldüğünü görmekteyiz.
Son olarak eklemek gerekirse, Fuzuli'nin bu gazelinde,
kişinin çektiği aşk acısını ve sevgiliye olan tutkusunu divan şiirinin kalıp
imgeleriyle büyük bir ustalıkla betimlediğini ve tasavvufi bir derinlikte
kullanıldığını görmekteyiz.